2 Şubat 2013 Cumartesi

Mim var dediler geldik!

Yeni modaymış sanırım bu mim'leme olayı her ne kadar ilk yazdığımda Min yazmış olsam da olur öyle şeyler. Fikrim neyse zikrim de oymuş demek ki :) Ben de ceratium86 tarafından mimlenmiş olduğumdan bir şeyler karalayıp sorulara cevap vermeye çalışıcam. Ben kendimi biliyorum gerçi, cevapladıktan sonra off ya aslında ona başka cevap verebilirdim, aklıma niye o zaman gelmedi diyeceğim çok şey yazıcam ama kısmet napalım. E peki ben 11 tane soru nerden bulucam? Hele 11 kişi amanınn mümkün değil ki. Az kişi mimlerim ben:D Neyse ben sorulara geçeyim..

#1: Sinemada ilk izlediğiniz filmin adı nedir?

İlk izlediğim film Harry Potter ve Felsefe Taşı'ydı. Trabzondaydım o sıralar, abimle bir de kuzenimle beraber gitmiştik. Ne kadar da çok beğenmiştim. Abim uyumuştu :D

#2: Kendi geleceğinize dair yalnız ve yalnız bir bilgi edinme imkanı verilseydi elinize, ne ile ilgili olsun isterdiniz? 

Arkadaş bu ne kadar güzel bir sorudur böyle! Ama bir o kadar da zor. Böyle karmaşık, böyle mistik soruları çok düşünmemek lazım. Ben de düşünmedim, aklımda ilk beliren şeyi söyleyivereyim hemen. Mesleğimde hayal ettiğim noktaya gelip gelemeyeceğimi öğrenmek isterdim. Ha bilsem ki gelemicem, yine de o noktaya gelmek için aynı uğraşı verirdim o başka. 

#3: Herkes bunu okumalı dediğiniz bir kitap vardır muhtemelen. İsmi nedir?

Bir kitap için bunu diyorsam eğer, demek ki onu ne kadar çok sevmişim. Çok sevdiğim şeyleri paylaşmak konusunda oldukça zorlanırım ama madem eğitime katkımız olacak söyleyeyim:P Benim hayatımda dönüm noktası olan kitap Oğuz Atay - Tutunamayanlar kitabıdır. Herkesin hoşlanmadığı bir kitaptır, kimisi anlamlandıramaz, bırakır elinden ama benim için çok özeldir. Tutunabilenlerin ilgisini çeken bir kitap değildir yani. 

#4: En çok kullandığınız ünlem hangisidir? 

İşte budur : ! gibi iğrenç esprilere girişmeden cevap vereyim. En çok kullandığım ünlem öhhh'dür. Pek severim söylemesini de yazmasını da. Bu soruyla öhhh'ü ne kadar sevdiğimi fark ettim. Belki de hayatımda sevdiğim ama farkında olmadığım daha ne kadar çok vardır.

#5: '' Herkesin okuduğu kitapları okursanız sadece herkesin düşünebildiği şeyleri düşünebilirsiniz. '' sözü kime aittir? 

Bana her zaman Haruki Murakami'lerle gel desem?? :D Severim kendisini fazlasıyla.

#6: Size göre keyifli bir gün geçirmenin olmazsa olmaz koşulu nedir? 

Aslında hiçbir konuda olmazsa olmazım yoktur. Olmazsa da olur ama olursa daha iyi olur dediğim çok şey vardır tabi o başka. (Nazım Hikmet'e selam etmeden geçmeyeyim dedim. ^^ ) Aslında olmazsa olmazlarım var benim ya, bilemedim ki şimdi. Biraz mükemmeliteyçilik var bende ama bu onunla alakalı bir şey mi onu tam çözemedim. Bazen keyifli bir günü yalnız başıma geçirirken, bazen sevdiğim biriyle, bazen sevdiğim bir kitapla geçiririm.  Bazen hüzünlenmek bile keyif verir bana. O yüzden buna kesin bir cevap vermek benim için çok zor. Keyifli günün içinde 'ben' olayım yeter galiba. :D

#7: Yıllarca konaklamak zorunda kaldığınız ıssız adayı terk ederken yanınıza alacağınız üç şey nedir?

Aklıma Life of Pi geldi bu soruyu okuyunca. İzleyeli yirmi gün falan oldu ama etkisinden çıkması zor bir film. Richard Parker'ı alır giderdim üç şeye gerek yoktu, filmde ben olsam:D Biraz soyut cevap vermek istiyorum buna, olur umarım. Adaya düştüğümde içimde olan umudum, eğer orada kaldığım süre dahilinde hala bende ise ilk onu alırım giderken, malum umut iyidir! Büyük ihtimal adada yaşadığım dönemde bir hayvan sever olarak çok fazla arkadaş edinirim onlardan mı getirsem yanımda? Ama onları da doğasından mahrum edemem olmaz, bu fikir iptal. Hindistan cevizi düşkünü olarak alabildiğim kadar Hindistan cevizi alırdım ikinci olarak.:D Son olarak da kavanoz falan bulursam etrafta, içine okyanus suyu doldurur onu alırım. Ne de olsa onca zaman bana yardımı dokundu, hem okyanus iyidir, özgürlüktür okyanus. Özgürlüğü yanımda taşımam lazım. 

#8: En sevdiğiniz şarkı sözü nedir? 

Aslında aklımda bir sürü şarkı vardı bir anda bildiğim tüm SS501, DBSK, JYJ ve sevdiğim tüm kültürlerden :P şarkıları düşündüm. Tam birini yazacaktım ki kafamda şu sözler belirdi;
Çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar
Onlar da senin gibi çok tatlıydılar 
Ama canımı yakardılar, acıtırdılar..
Nerden aklıma geldi? Niye geldi hiç bilmiyorum. Ben o kadar Kore diyarlarına dalmışken üstelik. Başka zaman başka bir şarkı sözü söylerim mutlaka ama şimdilik ben bunu çok sevdim ^__^

#9: Bir dizide rol alacak olsaydınız hangi diziyi ve karakteri seçerdiniz? Neden? 

Jetgiller dizilere dahil mi?? Orada olup Satürn'ün etrafında gezmek var çünkü:D Ama bu olmaz dimi? Hmm düşüneyim biraz.. Sanırım bu dizi henüz çekilmemiş bir dizi ve ben karakter uydurucam. Yanlış da anlamış olabilirim. Eğer öyleyse bir akıl hastanesinde yatan çoğul kişilik bozukluğu olan birini canlandırmak isterdim. Ahh meslek hastalığı ahh:D
Yok eğer çekilmiş bir diziden seçecek olursam Prison Break dizisinde ki Micheal Scofield olmak isterdim. Her zaman zekasını kıskanmışımdır. 

#10: Yoksa siz hala anime denen şeyi çocuklara yönelik çizgi film sananlardan mısınız? 

Böyle düşünen insanlara da eskiden oturur açıklama yapardım. Halbu ki banane, kendi kaybettiğini yansın onlar. Ouran High School Host Club izleyesim geldi şimdi bak ya. :D 

#11: Kendinize en çok sorduğunuz soru nedir? 

İşin gücün yok mu kızım senin yaa?? sorusu kendime en çok sorduğum sorudur ve Mal mısın kızım sen?? de bununla yarışır.

#12: Bir abam var atarım, nerede olsam yatarım atasözünü açıklayınız. 

Burada özgürlükten bahsediliyor. İnsanoğlu bu geçici dünyaya kendini o kadar kaptırmış ki her şeye sahip olmaya çalışıyor. Oysa herkesin gideceği yer aynı. Çok fazla şeyin olmayınca, çok fazla kaybetme korkusu da olmaz içinde. Ahh biz insanlar. Şu an çok gülüyorum o yüzden buna daha fazla devam edemicem:D:D 

Şimdi bir de kendimle ilgili 11 gerçek mi yazıcam?? Benimle ilgili 11 tane gerçek çıkmaz ki, 11 yalan olsa daha iyi olurdu da bir denicem bakalım ne çıkar sonunda.



1. Ofluyum! 

2. Dağınığım ama pis değilim arkadaş. Fark var dağınıklıkla pislik arasında kocaman bir fark var.:D 

3. Gevezeyim fazlasıyla ama öyle herkesle değil. Sevdiğim insanları yanımda gördüm mü konuşurum da konuşurum. Ne kadar çok şey paylaşırsak o kadar iyi ama çok konuşan erkeklerden de nefret ederim. Not olarak dursun bu burada. 

4. Ya ben galiba pek eleştirilmeyi seven bir tip değilim. Sözümün geçmesini de seviyorum biraz olduğum ortamlarda. Hele böyle grup çalışmaları falan olur ya okulda, onlarda benim dediğim olana kadar savaş veririm biraz. Mükemmeli severim, bir şey ya mükemmel olsun ya da hiç olmasın derim. Nedense mükemmelin de hep benim fikirlerim olduğunu düşünme gibi bir kusurum var benim. Tabi ki başkalarının fikrini de sorarım ama sadece sorarım.
 
5. Hayallerim var benim. Nedense hepsinin gerçekleşeceğine yürekten inandığım. Kimisi oldukça mantıklı hayaller iken kimisi anlatınca çok uçuk gelebilecek hayaller ama varlar işte ve gerçekleşecekler. Belki benim milli piyango biletim senin cebine girmiştir ve o bilete 1 trilyon çıkacaktır. Olamaz mı? Olabilir bence. Bana güç veren hayallerseniz eğer, gerçekleşeceksiniz ulan!!

6. Ya ne olacak bu Asyalıların hali ya, niye bu kadar tatlılar. :D Hele o Koreliler yok mu onlar? Hepsi özenle seçilmiş adeta. O uyuz olduğum kadınları ayırdım tabi burdan. Seviyorum bu adamları. Hele benim için çok özel olanları vardır. Burada söylemek istemem ama bunları, adı üstünde özel ^^ Eminim beni tanıyanlar kim olduklarını hiç anlamadı zaten. :D:D 

7. İnsanların ilişkileri çabucak tüketmelerinden nefret ediyorum. İki günde aşık olup, üç günde ayrılan çiftler falan var ya hani ha özellikle onlar nefretimin doruk noktası. Şimdi her an bir arada olmalar, hep muhabbet etmeler, arada özel hiçbir şeyin kalmaması adeta midemi bulandırıyor. Benim kendime bile söyleyemediklerim  varken nedir bu herkese her şeyi bilmeleri için izin vermek merakı? Üç günde yaşarsan da biter o ilişki işte. Yaptığın şarkı da akşam iki kadeh attım dağıttım olur ancak ama eskiler öyle mi der? 
'Her şeyimi uğruna boş yere mi verdim?' derler.
'Kadehinde zehir olsa ben içerim bana getir.' derler. Ne güzel şeyler der eskiler. Eski sevgilerin özlemi var içimde.

8. Ne kadar çok şey yazdım ki kitaplar 8. sıraya kaldı ancak? Ama demiştim gevezeyim diye. Hani ilkokulda öğretmenler derdi ya Kitap en iyi dosttur diye. Evet kitap en iyi dosttur. Onunla paylaştığını hiç kimseyle paylaşamazsın. Onun gibi içten de kimse anlatmaz sana. Kitap okumayı sevdiğim için, kitaplarımla aramda özel bir bağ olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Bittikleri zaman üzülen tipler vardır ya hah işte ben onlardan biriyim. 

9. Vefasızlıktan nefret ederim. Hiç kimsenin beni suçlayamayacağını bildiğim tek şeydir vefasızlık. Kendime bu konuda güvenim sonsuzdur. Lakin her türlü vefasızlığı da ben yaşadım. Biliyorum yine olsa yine yaşarım. Olsun insanlar kötü diye bende mi kötü olayım yani? Ne kadar çok şok edilirseniz insanlar tarafından, yeni bir darbede daha az şaşırırsınız.

10. Ya ben hiçbir özelliğimi yazamadım ki doğru düzgün. Off olmadı ki böyle. Neyse en net özelliğimi söyleyeyim bari. Kıskanç bir insanım, asla belli etmemeye çalışıp içten içe kendini yiyen tipler var ya, hah işte sözlüğü açın karşınıza vermindon çıkacaktır. Bu huydan nasıl vazgeçeceğimi de bilmiyorum. Mesleğe atıldığımda ilk kendimle ilgilenmem lazım sanırım. Seven insan kıskanır! laflarıyla gaza getirdiler bizi hep :D 
Üstelik bazı kıskandıklarım var ki seven sayılarını ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. 

 11.Hiç görmediğim bir adamı seviyorum! 

Kendimle ilgili 11 şey mi oldu şimdi bu? Pek emin değilim ama oldu gibi sanki, bir 11 daha verseler, sonra bir 11 daha verseler sonra.. sonra.. ben yine yazarım kendimle ilgili. Yine de bitmez, insanoğlu uçsuz bucaksız bir  okyanus adeta. Felsefeyi kesip 11 soruya geçicem şimdi de yazıya başladığımdan beri o 11 soruyu düşünüyorum. İnsanın aklına bir tane bile mi gelmez yahu. Neyse başlamak bitirmenin yarısıdır diyip vira bismillah diyorum..

Not: Bu kadar kısmı yazana kadar DBSK- Mirotic albümünü 2 kez dinledim artık siz süreyi hesap edersiniz.:D 

#1: Size bu 11 soruyu soracak kişiyi yani bendeniz vermindon insanını tarif edecek tek kelimeniz olsa, o ne olurdu? 

#2: Tavuk mu yumurtadan çıkmıştır, yumurta mı tavuktan gibi kafa karıştırıcı ve cevabı muamma olan sorulara vakti zamanında kafa patlatıp zamanınızı harcadınız mı? (Yazar burada kendi hazırladığı sorulara da pay çıkarıyor.) 

#3: 'Ben mesela uçarım mesela yerlere göklere sığamıyorum.' sözünü ilk duyduğunuzda ne hissetmiştiniz? 

#4: Tüm düşüncelerinizin, bastırdıklarınız da dahil hipnoz vb. tekniklerle gün ışığına çıkarılmasını ister miydiniz? Evet ise neden? Hayır ise neden? 
Not: Evet ise irtibat ve hesap no bilgileri tarafımdan size ulaştırılacaktır.:D 

#5: Şu an olmak istediğiniz yerin tam olarak hangi kısmındasınız? 

#6: Kendinizi bir renk, bir ay ve bir mevsimle tanımlayacak olsanız bunlar hangileri olurdu?

#7: Sizce risk bu mudur? 

#8: Hayaller mi daha büyüktür, imkanlar mı?

#9: Kendi gökkuşağınızı yapacak olsanız kaç renk olmasını ve o renklerin hangi renkler olmasını isterdiniz?

#10: Kullandığımız kelimelerden değiştirmek istediğiniz var mı? Mesela bilgisayar yerine dolma desek gibi. Örneğin alakasızlığını göz ardı edelim lütfen.:D 

#11: Sizde dünyaya gelme amacınız nedir??

Yapması biraz yorucu olsa da insanın kendine dair bir şeyleri düşünmesi açısından aslında iyi de oluyormuş. Yapmanız zorunlu değil tabi ki ama cevaplarsanız da niye cevapladınız demem sayın kimyon ve konayuki hanım.:D Öperler ~~




10 Ocak 2013 Perşembe

Gerçekten Bıktık Style

Çok değil bundan iki yıl önceydi. Park Jung Min'in 'Not Alone' albümü çıkmıştı, 20 Ocak 2011.. Günler çabuk geçiyor. O zamanlar tabi K-Pop bu kadar bilinmiyor, radyoda, televizyonda falan Korece duymak imkansıza yakın. Öyle ki Jung Min'in klibini yayınlamak için aylarca uğraşmıştık. Sonra bir kere yayınlandı diye bunu dünyanın en büyük başarısıymış gibi uzun süre kutladık. Sadece o değil, yıllarca K-Pop bilinsin diye, biraz daha tanınsın diye iletişime geçmediğimiz radyo, televizyon kalmamıştı. Her taşın altına bakardık belki bir yardım bulunur diye. Belki sevdiklerimize sesimizi biraz olsun duyurabiliriz diye, belki sponsor buluruz da Türkiye'ye gelebilirler diye. Kalabalık görünürdük ama iş uğraşmaya gelince çok azdık. Her seferinde karşımıza boyumuzu aşan engeller çıkardı ama asla yılmazdık, asla kaybetmezdik umudumuzu. Her seferinde başka bir fikir düşünür, onu yapmaya çalışırdık. Bir sonuç çıkmayacağını bilsek bile. Yıl boyu projeden projeye koşardık tabiri caizse. Tek amacımız sevdiklerimizin ismi biraz daha duyulsun da bir gün onları burada görebilelim, hayallerimize kavuşalım diye. Bizle dalga geçen o kadar çok insan vardı ki. Oysa bilmiyorlardı asla yıldıramazlardı bizi. Her ne kadar Türkiye'de korkunç bir 'oppacı' gençlik olduğunu bilsek de onlarla başa çıkabileceğimize inanır, uğraşırdık. 

İlk Kim Jae Joong geldi Türkiye'ye. 5 Şubat 2012.. Niye ilk dediysem, sanki devamı varmış gibi.. Çok sevindikten sonra keşke JYJ gelseydi diye içimden geçirmedim desem yalan olur tabi ki ama sonra düşündüm, bu kadar çok sevdiğim 3 adamı bir anda görmeyi kaldıramayabilirdim. Hele ki 'oppacı' zihniyetin saçmalıklarına da tanık olacakken, çok ağır gelebilirdi. Öyle ki sadece JJ bile insanları o kadar değiştirdi ki. O güne kadar ne DBSK, ne JYJ, ne JJ bilmeyen insanlar bir anda onun en büyük hayranı oldu. Şaşmamak lazım, bu insanlar Sultanahmet'te bile Koreli görünce deliren insanlar. İşte bu insanlar için bir anda JJ kıymetli oldu ya, 'oppa' oldu ya. Bugüne kadar hiçbir zaman K-pop için uğraşmaktan yorulmayan ben, o gün o acı gerçeği görünce büyük bir yorgunluk hissettim. Bu insanlardan daha fazla beni sinirlendirecek, gıcık edecek tipler olamaz diye düşünürdüm. Tıpkı dizi izledikten sonra bir şarkıcıya hayran olanlar gibi, hatta onlardan çok daha iticiydi bunlar. Bizim saf sevgimizi kullanan asalaklar gibi gelirlerdi bana hep ama onlara haksızlık etmişim çünkü onlardan daha acınası halde olanları türedi son bir yılda. 

Herkesin bildiği şu Gangnam Style var ya hah aslında işte bu kadar şeyi aslında sırf lafı ona getirebilmek için yazdım. PSY'ı Gangnam Style öncesi de tanıyan biri olarak, klibini 1 milyon gibi azıcıkkk (!) izlenme rakamları olduğu dönemlerde izleyen biri olarak bu yazıyı yazma hakkını buldum kendimde. Maalesef her şeyin cılkını çıkarmayı seven bir milletiz. Gangnam Style her yerde artık. Parodileri yetmedi, iğrenç uyarlamaları yetmedi, reklamları da yetmez yakında başka şeylerle çıkarlar karşımıza. K-Pop tüm dünyaya PSY tarafından tanıtıldı evet ama bizim dinlediğimiz müzik sadece bundan ibaret değildi. Sadece dans, komiklik, eğlence bu değil K-pop. Bizden kilometrelerce uzakta olan insanlarla kurduğumuz bağ bu kadar basit değildi. Şimdi o bağa zarar vermeye çalışan binlerce insan var. Gangnam Style sonrası türemiş, K-pop dinleyicileri. Eminim ki çoğu google'da Koreli yakışıklı şarkıcılar diye aratmıştır ve bizim yıllardır sevdiğimiz, kıymet verdiğimiz insanları bulup bir anda kendilerini onların sahipleri ilan etmişlerdir ama o iş öyle olmuyor işte. Biz eğer o insanları yıllardır seviyorsak, onlar için çok emek verdiysek, aramızda ki bağ sizin tahmininizden çok daha fazlasıdır. Sizin anlayacağınız dilden söylersem 'Vermiyoruz, onlar bizim!' Öyle bizi hiçe sayıp, ben çok seviyorum oppamıııı demekle olmuyor bu işler. Amacımız K-pop'ın biraz tanınmasıydı, böylece belki de biz çok fazla emek harcamasak bile onların Türkiye'ye gelmesi mümkün olacaktı. Böyle olacağını bilseydim, uğraşır mıydım bu kadar onu bilmiyorum. Meğer az popülerlik ne iyi bir şeymiş, ne kadar rahatmışız biz eskiden. Ne güzeldi youtube'da en fazla 5 milyonun izlediği kliplerin altında, o sevdiğimiz kişilerin gerçek sevenlerinin yaptığı yorumlar. Ne güzeldi o yorumlarda 'Gangnam Style'dan gelenler'i görmemek. Böyle yazınca PSY'dan nefret ediyormuşum gibi oldu. Yok öyle bir şey, ben o pis 'oppacı' zihniyetten ve onun günden güne çığ gibi büyümesinden nefret ediyorum.

O zihniyetin anlayacağı dilden konuşursam eğer, ne SS501 ne JYJ ne de çok fazla takip etmesem de diğer müzisyenler, sizin kurbanınız olmayacak. Evet çok güçlüsünüz, zihniyetinizin size verdiği saçma bir güç var ama bize sevgimizin verdiği bir güç var. Bir diziyle, bir şarkıyla falan hayranlık duyup bir süre sonra unutacağınız insanlar değil onlar. Bırakın onları, onları gerçekten sevenlere. Bizim sesimiz çıkmıyorsa, heryerde onlara olan sevgimizi belirtmiyorsak, paylaşmıyorsak fotoğraflarını, videolarını bu onları sevmediğimzden değil, sizin gibilerden korumak istediğimizdendir. Büyük sevgiler sessiz olanlarıdır çünkü. Sesimiz çıkmıyorsa, sevdiğimizdendir yani. Let Me Be The One'dır yani, Love in the Ice'dır. Uzun lafın kısası;
DEFOLUN GİDİNDİR!!

Ha bir de sizin bilmediğiniz şarkılar var ya işte ben onları çok seviyorum, bunu yazarken de dinlediğim şarkılar..


27 Aralık 2012 Perşembe

Trois Couleurs Bleu



     Üç Renk Mavi, Julie adında bir kadının kızı ve eşini bir trafik kazasında kaybetmesi sonrası yaşadıklarını anlatıyor. Eşi oldukça popüler ve Avrupa Birliği üzerine mühim bir beste yapan bir müzisyen olan Julie'nin hayata dair bakış açılarının nasıl değiştiğini farklı bir perspektifle ele alan Üç Renk Mavi en çok sessizliğiyle etkiliyor insanı.
     Ailesini kaybettikten sonra klinikte bir süre kalan Julie, ilaç içip intihara kalkışmış daha sonra ilaçları çıkartıp 'Yapamadım' demiştir. İntihar onun için bir eylemden çok niyet olarak kalmıştır. Julie karakterinde başta en çok göze çarpan şey, olayı yok sayıyor olması ve ağlamamasıydı. Yaşadığı ağır travma sonrası yas tepkileri göstermesi gereken Julie ağlamıyordu, eşinin ve kızının cenazesini izlerken bile.
     Klinikten çıkıp evine gelen Julie  evini satılığa çıkartmak ve yeni bir eve taşınmak istiyordu tek şartı ise içinde çocuk olmayan bir apartman olmasıydı. Julie ve hizmetçisi arasında geçen çok kısa konuşma bile, Julie'nin acısından ne kadar çok kaçtığını anlamamızı sağlıyor.
-Neden ağlıyorsun?
-Çünkü siz ağlamıyorsunuz?
     Julie umursamaz birine dönüşmüştü. Eşinin piyanosunun kapağını bilerek eline düşürmüş ama yüzünde tek bir acı ifadesi bile olmamıştı, ağlamamıştı. Evinden ayrılmadan önce eşinin çalışma arkadaşı ve onu sevdiğini bildiği adamla birlikte olmuştu. Ona kendisinin herkes gibi normal, hataları olan birisi olduğunu söylemiş ve oradan taşınmıştı. Giderken yanında götürdüğü tek şey ise mavi lamba olmuştu. Yaşadığı yere veda ederken, elini duvara sürte sürte yürüdü, eli kanadığı halde ağlamadı. Bu davranışı yaşadığı travmayı yok saymak için kendini ne kadar zorladığını gösteriyor. Kendine böyle bir acıyı veriyor fakat yine ağlamıyordu, yaptığı gayet normal bir şeymiş gibi yoluna devam ediyordu. Elini duvara sürterken acıyan tek yeri kalbiydi.
     Yeni taşındığı evde yaptığı ilk şey mavi lambayı takmak oldu. Geçmişine dair yanında olan tek şeydi o lamba. Aslında istediği şey geçmişini geride bırakmak, anılarından kurtulmak ve özgür olmaktı. Her şeye karşı kayıtsız kalmak istiyordu. Apartmandan atılmak istenen fahişe kadın için, onu ilgilendirmediğini söylemiş ve imza vermemişti. Herkesi kendi haline bırakıyor, herkesin de onu kendi haline bırakmasını istiyordu. Yalnız kalmasının özgürlük demek olduğunu zannediyordu.
     Eşini ve kızını kaybettiği kazaya tanık olan çocuk onunla önemli bir şey konuşmak istediğini söylediğinde 'hiçbir şey önemli değildir' diyerek hayata kapılarını kapattığını göstermiştir. Sadece bazı zamanlarda her şeyden kaçmak için yüzüyordu. Su onun için adeta bir arınmayı, ilk adıma dönüşü ifade ediyordu. Sanki yeniden annesinin rahmine dönüyordu, tüm farkındalığını kaybediyor, tüm anıları siliniyordu. Bu kaçınma yolunu çoğu zaman yapıyordu.
     Julie ilk defa evindeki fare ve yavrularını öldürmek için eve kedi getirdiğinde ağladı. Her şeyden kaçması, onların yok olduğu anlamına gelmiyordu, bunu orada fark etmeye başlamıştı. Bir fare ve yavruları bile ona geçmişini hatırlatabiliyordu. Julie eşinin metresi olduğunu ve hamile olduğunu öğrendiğinde bile sert bir tepki göstermedi. Aksine onu alıp eski evine götürdü ve orada yaşamasını söyledi. Burada yaptığı dışarıdan iyilikmiş gibi görünse de aslında bunu yapmaktaki amacı kocasından intikam almak olabilir. Artık ne istersem yaparım, her şey benim elimde, çocuğun olduğunu bile bilmiyorsun der gibi.
     Sokaktaki adın 'herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hisseder.' sözü belki de filmin vermek istediği asıl mesajdı. Julie tutunduğu ve tutunabileceği her şeyi geride bırakmış, her şeyden uzaklaşırken aslında kendini bir hapishaneye kilitlemiştir. Bir zamanlar tutunduğu geçmişi ise  şu an ki özgürlük arayışında peşini asla bırakmamıştır. Bu da mavi rengiyle anlatılmıştır. Mavi Julie'nin geçmişini simgeler. Mavi lamba, mavi şeker jelatini, su ve Julie'nin gözlerine odaklanıldığı sahnelerde yani acısına tanık olabildiğimiz sahnelerde ortaya çıkan mavi ışık ve daha sonrasında gelen uzun süreli karanlık. Bunlar bize Julie'nin geçmişini anlatır, geçmişin ne yaparsa yapsın peşinden geldiğini.
     Julie kendi boşvermişliğine rağmen, başkalarına yardım da ediyordu. Bu da aslında kendini kötü biri gibi gösterse de, özünde hala iyi biri olduğunu, ne kadar hayattan kaçmaya çalışsa da bunun mümkün olamayacağını, onun bile bunu istemediğini fark etmemizi sağlar. Julie hiçbir zaman kaybıyla yüzleşmedi, acı sürecini yaşamadı, her şeyden kaçtı ve sonunda tüm o bastırılan duygular tekrar karşısına daha acı verici bir şekilde çıkmaya başladı. Adeta bir bataklıktaymışcasına, çırpındıkça daha da çok battı.
     Filmin sonunda, önce kazaya tanık olan çocuk, sonra Julie'nin annesi, sonra fahişe kadın, sonra kocasının metresi tek tek gözüktü en son Julie'nin bakışlarında son buldu film. Sanki Julie hepsinden bir parçadan ibaretmiş gibi, hepsinin birleşimi oymuş gibi. Hayatının bu dönemini o kadar hepsine uzak yaşamıştır ki sanki onlar hiç olmamış da, hepsi içinde yaşamış birer karaktermiş gibi. 
                      

24 Aralık 2012 Pazartesi

For You..

Bazen sadece özlersin uzaktakini.. Hiç görmemişsindir ama özlersin, çok özlersin, daha çok özlersin.. Hiç yanında olmamıştır ama kendini hiç bu kadar kalabalık hissetmemişsindir. İçinde kalabalıklar vardır, sokaklar geçiyordur içinden, o sokaklarda da binlerce insan.. İçinde güneşler açar, bazen yağmurlar yağar, fırtınalar kopar ama O da vardır ya işte, onun yüzünden gökkuşağı da gecikmez gelir yağmur ardından, bırakmaz seni, renklendirir içini. Elini kalbine götürdüğünde, ellerine bulaşır renkleri gökkuşağının, avcunda renk cümbüşü olur. İçindeki cümbüş bulaşır dışına, yüzüne bakan anlar içindeki dünyayı. Bilir yaşadığın dünya aslında içindedir, yalnız başına yaşadığın kalabalıktır seni sen yapan. İşte bu anlamlandıramadığın kalabalık seni öyle bağımlı yapar ki, özlemi tıpkı bir bağımlının arayışı içine sokar seni.. Bulamayınca çıldırdığın, bulmak için her şeyi yapmayı göze alabildiğin. Bu çaresiz özlemden kurtulmanın yolu da yoktur üstelik, hem sen kurtulmak da istemezsin ki. Yaşadığın özlem onun varlığını biraz daha kanıtlar sana. Acıya bağımlı hale gelirsin, yaşadığın acıyı sever hale gelirsin. Sırf bu özlemin yokluğunu düşünmek bile daha çok yakar canını. Hep hayati değer taşıyan bir şeyleri eksik olan biri gibi hissedersin o özlem olmayınca. Nasıl sevmeyesin o özlemi, sana Onun varlığını kanıtlayan tek şey o iken. Umut etmeyi öğrenmek gibi bir şey bu, mucizeye inanmak gibi. Kaybolduğun yollarda karşına bir anda çıkan ışık gibi, yemek gibi, su gibi, hayat gibi. 
Bir gün karşılaşacağıma inana inana yaşıyorum bu özlemimi ben. Bağımlısı olduğum şeye muhakkak kavuşacağım, kavuşamasam da olsun bu da yeterli..
Hem benimle aynı gökyüzüne bakmıyor mu? Fazla uzağa gitmiş olamaz kıymetlim.. 


3 Aralık 2012 Pazartesi

Heart-shaped box

Binlerce sözcük yazarsın da sonra hepsini silersin ya hani, çünkü hiçbiri karşılığı değildir söylemek istediklerinin. Onu anlatabilecek tek şey yine O'dur. O yüzden susar kalırsın, kelimelerde bakarlar arkandan öyle aval aval. Arada, keşke olsa dersin, sonra o da geçer. Yine gelir ama durup dururken 'keşke olsa' dersin işte, tekrar tekrar ama o asla olmaz. Ya da hep vardır belki de, hep yanındadır. Karışıktır, karmakarışıktır, akıl alandır, güzelliktir, heart-shaped boxtır, öyle iştedir..



25 Kasım 2012 Pazar

Bazen tam da böyle hissedersiniz ve tam da o zamanlarda birilerinin gelip size bunları söylemesini istersiniz. Hissettiğiniz ve duymak istediğiniz binlerce şeyi sadece bir şarkı başarır bazen. Sevip, sahiplenmek lazım onları, ayrı yerlere koymak lazım. Sarıp sarmalamak lazım..
'When you lose something, you cannot replace... and I'll try to fix you..'

24 Kasım 2012 Cumartesi

Hoşgeldim

Uzun zamandır aklımdaydı bir blog açmak. Sanki her şeyden çok çabuk sıkılma huyumu bilmiyormuş gibi bunu açmak için de bu kadar uğraştım ya kendime hayret ediyorum. Bakalım ne kadar sürecek buralarda takılmam. Giderim belki yarın belki yarından da yakın:) Neyse kendime bir hoşgeldin der, hemen peşinden de hoşçakalı eklerim..