27 Aralık 2012 Perşembe

Trois Couleurs Bleu



     Üç Renk Mavi, Julie adında bir kadının kızı ve eşini bir trafik kazasında kaybetmesi sonrası yaşadıklarını anlatıyor. Eşi oldukça popüler ve Avrupa Birliği üzerine mühim bir beste yapan bir müzisyen olan Julie'nin hayata dair bakış açılarının nasıl değiştiğini farklı bir perspektifle ele alan Üç Renk Mavi en çok sessizliğiyle etkiliyor insanı.
     Ailesini kaybettikten sonra klinikte bir süre kalan Julie, ilaç içip intihara kalkışmış daha sonra ilaçları çıkartıp 'Yapamadım' demiştir. İntihar onun için bir eylemden çok niyet olarak kalmıştır. Julie karakterinde başta en çok göze çarpan şey, olayı yok sayıyor olması ve ağlamamasıydı. Yaşadığı ağır travma sonrası yas tepkileri göstermesi gereken Julie ağlamıyordu, eşinin ve kızının cenazesini izlerken bile.
     Klinikten çıkıp evine gelen Julie  evini satılığa çıkartmak ve yeni bir eve taşınmak istiyordu tek şartı ise içinde çocuk olmayan bir apartman olmasıydı. Julie ve hizmetçisi arasında geçen çok kısa konuşma bile, Julie'nin acısından ne kadar çok kaçtığını anlamamızı sağlıyor.
-Neden ağlıyorsun?
-Çünkü siz ağlamıyorsunuz?
     Julie umursamaz birine dönüşmüştü. Eşinin piyanosunun kapağını bilerek eline düşürmüş ama yüzünde tek bir acı ifadesi bile olmamıştı, ağlamamıştı. Evinden ayrılmadan önce eşinin çalışma arkadaşı ve onu sevdiğini bildiği adamla birlikte olmuştu. Ona kendisinin herkes gibi normal, hataları olan birisi olduğunu söylemiş ve oradan taşınmıştı. Giderken yanında götürdüğü tek şey ise mavi lamba olmuştu. Yaşadığı yere veda ederken, elini duvara sürte sürte yürüdü, eli kanadığı halde ağlamadı. Bu davranışı yaşadığı travmayı yok saymak için kendini ne kadar zorladığını gösteriyor. Kendine böyle bir acıyı veriyor fakat yine ağlamıyordu, yaptığı gayet normal bir şeymiş gibi yoluna devam ediyordu. Elini duvara sürterken acıyan tek yeri kalbiydi.
     Yeni taşındığı evde yaptığı ilk şey mavi lambayı takmak oldu. Geçmişine dair yanında olan tek şeydi o lamba. Aslında istediği şey geçmişini geride bırakmak, anılarından kurtulmak ve özgür olmaktı. Her şeye karşı kayıtsız kalmak istiyordu. Apartmandan atılmak istenen fahişe kadın için, onu ilgilendirmediğini söylemiş ve imza vermemişti. Herkesi kendi haline bırakıyor, herkesin de onu kendi haline bırakmasını istiyordu. Yalnız kalmasının özgürlük demek olduğunu zannediyordu.
     Eşini ve kızını kaybettiği kazaya tanık olan çocuk onunla önemli bir şey konuşmak istediğini söylediğinde 'hiçbir şey önemli değildir' diyerek hayata kapılarını kapattığını göstermiştir. Sadece bazı zamanlarda her şeyden kaçmak için yüzüyordu. Su onun için adeta bir arınmayı, ilk adıma dönüşü ifade ediyordu. Sanki yeniden annesinin rahmine dönüyordu, tüm farkındalığını kaybediyor, tüm anıları siliniyordu. Bu kaçınma yolunu çoğu zaman yapıyordu.
     Julie ilk defa evindeki fare ve yavrularını öldürmek için eve kedi getirdiğinde ağladı. Her şeyden kaçması, onların yok olduğu anlamına gelmiyordu, bunu orada fark etmeye başlamıştı. Bir fare ve yavruları bile ona geçmişini hatırlatabiliyordu. Julie eşinin metresi olduğunu ve hamile olduğunu öğrendiğinde bile sert bir tepki göstermedi. Aksine onu alıp eski evine götürdü ve orada yaşamasını söyledi. Burada yaptığı dışarıdan iyilikmiş gibi görünse de aslında bunu yapmaktaki amacı kocasından intikam almak olabilir. Artık ne istersem yaparım, her şey benim elimde, çocuğun olduğunu bile bilmiyorsun der gibi.
     Sokaktaki adın 'herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hisseder.' sözü belki de filmin vermek istediği asıl mesajdı. Julie tutunduğu ve tutunabileceği her şeyi geride bırakmış, her şeyden uzaklaşırken aslında kendini bir hapishaneye kilitlemiştir. Bir zamanlar tutunduğu geçmişi ise  şu an ki özgürlük arayışında peşini asla bırakmamıştır. Bu da mavi rengiyle anlatılmıştır. Mavi Julie'nin geçmişini simgeler. Mavi lamba, mavi şeker jelatini, su ve Julie'nin gözlerine odaklanıldığı sahnelerde yani acısına tanık olabildiğimiz sahnelerde ortaya çıkan mavi ışık ve daha sonrasında gelen uzun süreli karanlık. Bunlar bize Julie'nin geçmişini anlatır, geçmişin ne yaparsa yapsın peşinden geldiğini.
     Julie kendi boşvermişliğine rağmen, başkalarına yardım da ediyordu. Bu da aslında kendini kötü biri gibi gösterse de, özünde hala iyi biri olduğunu, ne kadar hayattan kaçmaya çalışsa da bunun mümkün olamayacağını, onun bile bunu istemediğini fark etmemizi sağlar. Julie hiçbir zaman kaybıyla yüzleşmedi, acı sürecini yaşamadı, her şeyden kaçtı ve sonunda tüm o bastırılan duygular tekrar karşısına daha acı verici bir şekilde çıkmaya başladı. Adeta bir bataklıktaymışcasına, çırpındıkça daha da çok battı.
     Filmin sonunda, önce kazaya tanık olan çocuk, sonra Julie'nin annesi, sonra fahişe kadın, sonra kocasının metresi tek tek gözüktü en son Julie'nin bakışlarında son buldu film. Sanki Julie hepsinden bir parçadan ibaretmiş gibi, hepsinin birleşimi oymuş gibi. Hayatının bu dönemini o kadar hepsine uzak yaşamıştır ki sanki onlar hiç olmamış da, hepsi içinde yaşamış birer karaktermiş gibi. 
                      

24 Aralık 2012 Pazartesi

For You..

Bazen sadece özlersin uzaktakini.. Hiç görmemişsindir ama özlersin, çok özlersin, daha çok özlersin.. Hiç yanında olmamıştır ama kendini hiç bu kadar kalabalık hissetmemişsindir. İçinde kalabalıklar vardır, sokaklar geçiyordur içinden, o sokaklarda da binlerce insan.. İçinde güneşler açar, bazen yağmurlar yağar, fırtınalar kopar ama O da vardır ya işte, onun yüzünden gökkuşağı da gecikmez gelir yağmur ardından, bırakmaz seni, renklendirir içini. Elini kalbine götürdüğünde, ellerine bulaşır renkleri gökkuşağının, avcunda renk cümbüşü olur. İçindeki cümbüş bulaşır dışına, yüzüne bakan anlar içindeki dünyayı. Bilir yaşadığın dünya aslında içindedir, yalnız başına yaşadığın kalabalıktır seni sen yapan. İşte bu anlamlandıramadığın kalabalık seni öyle bağımlı yapar ki, özlemi tıpkı bir bağımlının arayışı içine sokar seni.. Bulamayınca çıldırdığın, bulmak için her şeyi yapmayı göze alabildiğin. Bu çaresiz özlemden kurtulmanın yolu da yoktur üstelik, hem sen kurtulmak da istemezsin ki. Yaşadığın özlem onun varlığını biraz daha kanıtlar sana. Acıya bağımlı hale gelirsin, yaşadığın acıyı sever hale gelirsin. Sırf bu özlemin yokluğunu düşünmek bile daha çok yakar canını. Hep hayati değer taşıyan bir şeyleri eksik olan biri gibi hissedersin o özlem olmayınca. Nasıl sevmeyesin o özlemi, sana Onun varlığını kanıtlayan tek şey o iken. Umut etmeyi öğrenmek gibi bir şey bu, mucizeye inanmak gibi. Kaybolduğun yollarda karşına bir anda çıkan ışık gibi, yemek gibi, su gibi, hayat gibi. 
Bir gün karşılaşacağıma inana inana yaşıyorum bu özlemimi ben. Bağımlısı olduğum şeye muhakkak kavuşacağım, kavuşamasam da olsun bu da yeterli..
Hem benimle aynı gökyüzüne bakmıyor mu? Fazla uzağa gitmiş olamaz kıymetlim.. 


3 Aralık 2012 Pazartesi

Heart-shaped box

Binlerce sözcük yazarsın da sonra hepsini silersin ya hani, çünkü hiçbiri karşılığı değildir söylemek istediklerinin. Onu anlatabilecek tek şey yine O'dur. O yüzden susar kalırsın, kelimelerde bakarlar arkandan öyle aval aval. Arada, keşke olsa dersin, sonra o da geçer. Yine gelir ama durup dururken 'keşke olsa' dersin işte, tekrar tekrar ama o asla olmaz. Ya da hep vardır belki de, hep yanındadır. Karışıktır, karmakarışıktır, akıl alandır, güzelliktir, heart-shaped boxtır, öyle iştedir..